Söyleşi: Dr. Sergülen Dervişoğlu

Prof. Dervişoğlu, kendi resimlerinin yer aldığı sergide

Prof. Dr. Sergülen Dervişoğlu 1957 yılında Ankara’da doğdu. Ankara Fen Lisesi ve 1981 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini 1989’da tamamladı. 2016 yılına dek çalıştığı İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde 1993 yılında doçent ve 1999 yılında profesör oldu. Halen, İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görev yapmaktadır. Kemik ve yumuşak doku patolojisi, pediatrik patoloji, patolojide başta gelen ilgi alanlarıdır. Patoloji dışındaki ilgi alanları suluboya ağırlıklı olmak üzere resim, koral müzik yapmak, Arjantin tango ve şiirdir.

 

 

Hocam bu insan sevgisi, yaşam enerjisi, çok yönlülük nereden geliyor, nasıl bir çevrede doğup büyüdünüz?

 

“ Milli maç varmış, Ankara’nın soğuk karlı bir kış günü gecesi… Babam maçtan gelmiş, yorgun… Annem abime muhallebi yapmış ucu ucuna, elinde bir kazak varmış ördüğü… Demiş babama çok uyursun sen bu gece… Demişler bir kızın oldu babama… Ne çok renk… Demiş biz boyacıyız karı koca boyadık onu… Hemşireler kavgaya tutuşmuş… Biri demiş Fatma dedim göbeğini keserken… Biri Zeynep… Annem demiş üzmeyin kendinizi tek isim olacak… Yıllardır hazır… Dünyaya geleceğim diye tutturmuş bu kaza çocuğuna… Sarı damarlı… Boşnak, Tatar, Macır karışımı inatçı… ”

 

Tuval, boya, fırça ve paletlerle iç içe bir yaşam, resimle dolu bir çocukluk… Gerçekten boya ve çözücü kokularının genzi yaktığı, renk bilgisinin ilk öğrenilen sözcüklerle dimağlara kazındığı bir evde doğdum, büyüdüm. Hem anne hem baba resim ve sanat tarihi öğretmeni olduğundan başka türlüsü zaten olanaksızdı. Henüz 2 yaşında iken fırça tutacak hale gelince boyalarla haşır neşir oldum. Babam çocuk en büyük sanatçıdır, çünkü doğal, içten ve öğretisizdir derdi. Bu konuda ben de özgür bırakıldım. İstediğim gibi ürettim. Babamın çok yönlü sanatçı kimliği ve kişiliği pek çok artı getirdi yaşamıma. Duygusal ve farklı, gerektiğinde ağlayabilen, her an dirsek teması kurabileceğim, ulaşılabilen ve paylaşımcı bir babaya sahip olmak ayrıcalıktı. Sanatçı olduğu kadar sürprizci bir baba. Bu yüzden keyifli geçirilen bir çocukluk dönemi. Bir o kadar da demokratik ve aklımızın erdiği en erken dönemden itibaren aile ile ilgili kararlarda ağabeyimle benim fikrimin alınması. Ayrıca babamın resim dışında müzik gibi sanatın diğer dallarındaki doğal yeteneği ile de örnek kimliği. Üretkenliği, pozitif yaşam ışığı ve olumlu yaklaşımı ile bende kalan derin izler. Böyle bir ortamda büyümenin sonucunda yaratıcılık sınırlarımı zorlamam ve pozitif bir enerji ile yüklenmem en büyük artı diye düşünüyorum. Babam özellikle çok pozitif bir insandı. Çok yönlüydü. Bu özelliğim ondan geliyor. O da resim dışında müzikle uğraşırdı benim gibi. İyi bir tenordu, keman çalardı, sihirbazlık yapar, Karagöz ve Hacivat oynatırdı, folklorcu ve tiyatrocuydu. Şakacı ve espriliydi. Özetle idolümdü geçen genlere ek olarak.  Öte yandan yine öğretmen disiplinine sahip ancak bunu anne şefkati ile harmanlayan, arkadaş bir anne. Ankara’da bürokrat ve öğretmen çocukları arasında geçen, mütevazi ancak kültürel, sanatsal zenginliği olan bir ortamda büyümenin bıraktığı izler.  İki taraflı öğretmen çocuğu olmanın getirdiği iflah olmaz bir sorumluluk ve iş bitirme durumu. 

Son konserlerden, İstanbul Avrupa Korosu, Saint Esprit Kilisesi

Çok yönlü olmak benim yapım. Başka türlü olamıyorum. Çocukluğumdan beri bu böyle. Babam  ressamlığı ile beraber, kendi kendine öğrendiği telli sazlar ve özellikle kemanı, tenor sesi, dans ve folklor tutkusu,  tüm yaşamındaki sürprizli, yaratıcı sanatçı kimliği ile örnek oldu bana… Dost meclislerinde şarkıların meşk edildiği, plak çalarlarda o dönemin “blue tango” larının döndüğü böyle bir ailede büyüyünce başka türlü olma şansı yoktu zaten. Hatta babam sanatçı olduğu kadar bir o kadar da şakacı kimliği ile doğasındaki sanatçı eğilimleri, müzik ve uzantıları ile olan yakın ilgisini, çocukluğunun geçtiği yöredeki roman mahallesi komşuluğu ile açıklayıp, benim her türlü tıkırtı ile oynamaya geçme durumumu da bununla ilişkilendirmiştir. Bazen tempom beni yoruyor, sürekli bir şeylerin arkasından koşmak, bir şeyler üretmek, yetiştirmeye çalışmak, zamanla yarışmak… Ama başka türlü olamıyorum… Farklı ilgi alanları ile monotonluktan korunuyor, değişik zeminlerde üretken olabiliyorum. Sözün özü ben böyle mutluyum… Tüm aktivitelerimi de mutlu olmak adına yapıyorum…

 

Birçok hobiniz var. Tango, müzik, edebiyat, resim ve bilmediklerimiz. Tüm bunlar zaman içerisinde nasıl şekillendi? Bize anlatabileceğiniz ilginç anılarınız var mı?

 

Ben oldum olası zıp zıp çekirge oradan oraya atlayan bir yapıdayım. Şiir liseden beri var. Müzik ve koro da öyle. Bir ara gitar dersi almışlığım da var. Resim, boyalarla dolu bir eve doğmanın, resim ve sanat tarihi öğretmeni anne baba ile büyümenin kaçınılmaz getirisi. Hatta, annem de babam da benim öğretmenim de oldu.

 

Çocukluğunuzda babanıza özenip, ressam olma düşü kurdunuz mu?

 

Böyle bir düş her zaman oldu tabii. Daha doğrusu düşünmeye fırsat olmadan resim yaparken buluverdim kendimi denebilir. Resim, büyüdüğüm evde her zaman var olan bir olgu olduğundan, kendimi ifade etme biçimi olarak da şekil buldu. Aslına bakarsanız ben hep sanat eğitimi almak istedim. Ortaya elle tutulur pozitif bir şeylerin çıktığı,  emek ürünlerinin sergilendiği bir yaşam düşledim.

 

 

Babanızın resim derslerinde modellik de yapmışsınız. O süreçleri biraz anlatır mısınız?

 

Babamın atölyesinde de, okuldaki resim derslerinde de canlı modellik yaptım çocukluğumda. Model olarak da bu renkli dünyanın başka bir boyutunu yaşayarak öğrendim. Atölye daha özgür bir ortamdı ve sonuçta resmi çalışan babam olduğu için nazım geçiyordu.  Ama okuldaki derslerde okulda olduğu için süre belli. Bir yandan da öğrencilere hizmet söz konusu. Bir utangaçlık da oluşurdu doğal olarak, onca göz üzerinize bakıyor.  Kıpırdamadan durmak gerek. Tabii saatlerce kıpırdamadan durmanın diğer bir öğretisi de sabır oldu ki, genelde sabırlı biri olduğum söylenemez. Bazen çok sıkılırdım. Beni bir şişe gazozla kandırırlardı. Bunun artısı resim sanatının her boyutunu, her disiplinini farkında olmadan öğrenmek oldu.

 

Resim alanında kendinizi keşfetmek ve potansiyelinizi artırmak için çaba harcamanız gerekti mi? Resme olan eğiliminizde babanızın tutumu nasıldı, size yol göstermede etkili oldu mu?

 

Yaşam var olanı geliştirmek ve yenilerini eklemek değil midir? Her öğrenilen bitmek tükenmek bilmeyen bir çaba ile zenginleştirilmelidir. Yani kendimizi ve yeteneklerimizi keşif ve bu keşfi, dönemlerin devinimi ile dallandırmak sürekli var olmalıdır diye düşünüyorum. O yüzden bu çaba hep vardı, hala da var. Babam, tabii ki yol göstericiliğini hiç bırakmadı. Ben de ona sürekli danıştım. Zaten küçüklüğümüzden beri ayrıca kitap resmi de yaptığından ve bunlar çocuk kitapları olduğundan bizi bir şekilde işin içine katıyordu. Kitabı okuyup uygun sayfalara hangi resmin yapılması gerektiği kararı ağabeyim ile benim işimdi. Bu hem sorumluluk duygumuzu geliştirdi, hem de çocuk gözü ile o kitapta ne görmek istediğimizi birinci elden bildirdiği için sonuca olumlu katkı sağlayan bir iş paylaşımı oldu. Yani kendiliğinden kendimizi babamın işleri içinde bulduk. Çünkü daha önce de dediğim gibi, o fikrimize çok saygı duyan bir babaydı. Resim yaşamımda babamdan farklı olarak (o bir peyzaj ve natürmort ustası idi), soyuta doğru eğilim gösterdiğimde babam sen ONAN atölyesinin yaramaz çocuğusun derdi ama beni hiçbir zaman engellemedi ve bu konuda yaratıcılığımı destekledi. Sadece sağlam bir desenim olması gerektiğini vurgulayarak önder oldu. Resim konusunda babamın dediği oldu ve içimdeki heves doçent olduktan sonra özlemle uyandı, 1992’den beri yoğun uğraş içindeyim. Sergilerle de süslenen bir uğraş.

 

Diğer ilgi alanım şiir. Hem okumayı seviyorum, hem de daha önce de belirttiğim gibi ilk gençlik yıllarından beri yazıyorum.  Tabii ki bir iddiam yok. Şiir de resim gibi kendimi ifade etme biçimim. Esti mi uçak inerken, trafik sıkışıkken bile yazabiliyorum. Bu uğraş geçen yıl bir hayır vesilesi ile kitaba döndü. Tamamen amatörce duygularımı dökerken, sosyal medya paylaşımlarımdan patoloji ile ilgili mesleki kitap yazarken, yayınevim tarafımdan öneri ile şiir kitapları ortaya çıktı. İkisinin de satışı çocuklarla ilgili iki dernek (KAÇUV/ Kanserli Çocuklara Umut Vakfı ve Bütün Çocuklar Bizim Derneği) yararına. Bir kısmını da Ankara Fen Lisesi mezunlar gününde şairler ve yazarlar sokağında, stantta AFL yararına sattım.  Geliri ile annem ve babamın adına bir köy okuluna kitaplık yapılacak. İki eğitimcinin adı yaşasın diye. Şiir, bu kitaplarla ilk kez, geçen yıl yaşamıma farklı bir boyut getirdi ve Dünya Şiir Günü’nde, Haliç Üniversitesi şiir okuma gününde, şiirlerim bir tiyatrocu tarafından okundu.  Hoş bir deneyim oldu o camia ile de tanışmak. Ve bir şiirim;

 

Kareli masa örtüsü

Ne hikayeler taşır

Anlatabilse

Sevgilisine küsmüş

Genç kız gözyaşları saklar

Ya da sakar bir adamın çay lekesini

Bir küçük delik kenarında

Yıpranmış hüzünleri seslenir

Kenarları sıra sıra dikişli

Eprimiş iplikleri gizler

İpliklere dolanır anılar

Gelir köşelere siner

Ağır ve ıslak bir koku

Güneşten solmuş çiçektir

Ya da bir anne soluğu

Her an avucumuzda sevinci

Tutulur pötikareler sıcaklığınca

Heyecanlara sığmaz

Lokumda tat olur

Kahvede köpük

Taşar hareli bir fincan kenarından

Çifte kavrulmuş sevgiler

Gelir konar her bir kareye

Mavi ve beyaz

Kutu kutu aşk olur

Düşünür… Öykünür…

Öykülenir…

 

Abant, saat 14.08, 22 Ekim 2016

 

Tango 2001’den beri hayatımda. Bir yaşam biçimi. Çocukluğumdan beri dans etmeyi severim. Uzun yıllar halk dansları ile uğraştım. Dans etmek kendimi anlatma biçimi ve çocukluğumdan başlayarak müziğin titreşimlerini içimde hissettiğimden beri bunu bir şekilde beden dilime aktarma yolu… Herhangi bir ritmi duyduğumda ister istemez, hatta zaman zaman farkında olmadan tempoya ince ince uyma tutkusu… Özellikle duygu yoğunluğu olan danslara olan eğilimim… Bunlar beni tangoya iten düşünceler… Tangonun yaşı, kilosu, bedeni de yok ve yüreğinde insan sevgisi taşıyan her dans severin yapabileceği bir dans… Ayrıca içine girince gördüm ki tango bitmeyen bir serüven, notalarının bilindiği ama her dansın farklı bir beste gibi şekillendiği bir sürpriz dans… Yaşamın kıyısına çok yakın bir dans ayrıca, yaşamın içinden bir dans… Tangonun ezbere değil doğaçlama bir dans oluşu da benim için bu dansı çekici kılan en önemli ögelerden biri…

Mesleğime katkısı…   En önemlisi yoğun stres katsayısını düşürmesi herhalde… Arjantin’de insanların iş çıkışı eve gitmeden tango kafelere uğrayıp birkaç tango yapması da bu gereksinimden çıkmış kanımca… Tango yaparken tamamen farklı bir boyuta geçip müzikle yoğrulmuş bir zaman dilimi geçirmek insanın ertesi güne devamını sağlıyor gerçekten… Bu kazanılan dingilik dışında, bir de devamlı konsantrasyonun ve partnerin dansını sorgulamanın getirdiği zihinsel katkısı var ki, bu da analiz ve sentezin sıkça kullanıldığı hekimlik ve özellikle patoloji mesleğinde önemli bir yarar sağlıyor. Ertesi gün yüzümde bir gülümseme ile daha olumlu bakıyorum hayata… ve giderek bu tutku bir alışkanlığa dönüşüyor.

 

“ Tango hayat kokar ama ölümün lezzetini taşır ”, Celedonio Flores

 

Bu da, belki benim bir hekim, özellikle patolog olarak, ölümü  ellemiş, bir kanser hastasının yakınının gözlerinde hüznü derinden hissetmiş bir insan yaklaşımı ile tangonun yaşama dair dolu dolu  çığlığına yapışma tutkumu açıklayan bir tümce kanımca.

 

Korolar da biri Boğaziçi Mezunlar Korosu – 2003, diğeri İstanbul Avrupa Korosu – 2013’ten beri hayatımda. Müzik olmazsa olmazım. İki koronun repertuvarı farklı ama değişik doygunluklara yol açıyor. Sanat her türü ile kendimi anlamanın ve ifade etmenin bir biçimi.  Yapı olarak ekspresif bir kişiyim ve paylaşmayı seviyorum, üretmeden duramıyorum. Hem ürettiklerim, hem paylaşım sosyal medyada bu tarafımı besliyor.

Ayvalık Korolar Festivali’nden (sol), Koroda Cici Kızlar eğlencesi (orta), Rebetiko konserinden (sağ)

Bir de film çevirme işine bulaştım bu arada hiç aklımda yokken. Hem de uzun metrajlı. Bir film nasıl çekilir pek de bildiğim bir şey değildi. Sadece yıllar önce, büyük oğlumun sağlık bakanlığının temizlik elimizde kampanyasının üç gün süren TV filmi çekimini izlemiştim. Bir sürü detayın nasıl özenle yapıldığını görüp bundan sonra hiçbir film ya da reklamda eleştiri dozunu abartmayacağım demiştim. Gerçekten ne emek ne emek!

Ama 50 küsur yaşımda bir filmde oynayacaksın, hem de adın filmin sonunda bile yazılacak deselerdi güler geçerdim. Sevgili yönetmenimiz Deniz Tortum sayesinde bunu da yaşadım ya gam yemem!

Çekim, acayip heyecanlı, hoş, paylaşımlı ve sürprizli bir dünya. Bir dolu bilmediğimiz şey var. Yönetmenimiz yap dedi yaptık, yapma dedi yapmadık. Ekip genç, pırıl pırıl, biz unutkan tazeler (!)… Eh üzmedik valla birbirimizi geçinip gittik. Şimdi bazı anekdotlar, çekimde anılarımda kalan;

Zayiat filminden bir sahne, 2013

İlk sahne (gerçi filmde kullanılmadı) Yeniköy kahvesinde. Anam bir sahne meğer amma çok açıdan çekilirmiş. İlk şaşkınlığı burada yaşıyorum. Altı üstü oğlumla açık havada kahvede muhabbet ediyoruz. Hava da gerçekten ayaz… Sağdan çek, uzaktan çek, sadece elleri çek, yandan surat çek, olmadı Ulaş sen biraz kaykıl öyle çek, aaa ne güzel sallandın öyle aniden bak, kapüşonun ipleri de çok ahenkli sallandı tesadüfen bunun aynısını bir daha yap yeniden çekelim, yan masa biraz sessiz olun… Yönetmen çok titiz… Süpermiş bu iş…

Evde yemek sahnesi… E bir ton balıklı salatayı hiç o kadar döndürüp döndürüp yememiştim…

Zayiat filminden bir sahne, 2013

Ana uçak geçti, yeniden çekiyoruz ses var arka planda, bir dakika arkada piyano var… Piyanoya yansıyan çekim olmayan film olur mu çekelim! (ama bu sahne de filmde yok!) Masada iki oğlumla yemek sahnesini izleyen esas oğlum: “Sen rol yapmamışın ki burada kendini oynamışın!”

Uçağın sesi gibi istemeden kayda takılan bu çekim sırası yan sesler de ayrı bir heyecan… Aşağıda çekim yapılıyor… Üst kattaki Murat’a sakın dolaşma hatta nefes bile alma! Ses kayıt cihazları çok hassas diyoruz… Adam hapis modunda… Ama unutup çıkıyor aniden yukarıdan gizemli bir ayak sesi… Denizden kayıp baba çıkıp geldi diyoruz!!! Hadi bakalım, çekim sil baştan…

Evde ağlama sahnesi… Ben banyoda kapalı kapı arkasında ağlıyorum. Deniz dışarıdan benim ağlama sesim üzerine koridor çekiminde… Çekim bitiyor Deniz dışarıda “ya Sergülen abla çok üzüldüm senin sesini duyduğumda” He he benim gözümde yaş bile yok! Nasıl ağlamaksa… Hâlbuki kolay ağlarım… Ama demek numaradan ağlama sesi de çıkarabiliyormuşum, bu işime yarayabilir!

Murat’ın denize düşme sahnesini izleyen annem  “aayayy o soğukta denize düştü damat ya….!!!” Denize düşen balık adama çekim yapan Deniz ve ekip arkadaşlarının seslenişi kayıtta “ATLAMA DÜŞ! ATLAMA DÜŞ!” Zarif ve Osman’ın adam suya düşer düşmez hekimlik içgüdüsü ile koşuşu kar altına… Ekip yandan bağırmakta “KADRAJA GİRMEYİN!!! KADRAJA GİRMEYİN!!!”

Evde ilk çekim günü, film karakteri Ayten’den Sevim’e uyarı: “Sergülencim sen şimdi anaç anaç bunlara kek kurabiye yaparsın, yapma bu usulden değil, çekim ekibi dışarıdan yer içer.” Ben he diyorum ilk gün. Denizcik ekip için aldığı fastfooda ben de ekipten olduğum için davet ediyor neyse ki ben tokum. Ama üç beş gün sonra benim anaç yürek ortaya çıkıyor başlıyorum üşümüş çocuklara çaya kahveye.  Nasıl yapmam hepsi çocuklarımdan küçük. Hepsi çok şekerler… Zaten de gurbetteki oğullarımı özlemişim. Neredeyse başlayacağım “bana anne diyebilirsin” demeye. Rolümü de o kadar benimsemişim.

Gecenin biri olmuş, Kuruçeşme sahilinde denize okunmuş şişeyi atacağım. Hava eksilerde. Donuyoruz. Tek tek arabadan çıkıp çekimi yapıyoruz. Ben titremekten rol mü yapıyorum, katatonik bir halde içimden mi sayıyorum belli değil. Neyse bitiyor. Arabaya binip meşhur tünel sahnesini, defalarca tüneli belli bir hızda geçip yüzüm fasyal paralizi modunda cam açık çekiyoruz. Arkada Deniz ve ses kaydı yapan filmdeki ikinci oğlum Barış. Direksiyonda Mete. Sonra başlıyoruz Galatasaray – Beyoğlu sokaklarında gece ışıkları çekimlerine arabadan. Saat biri geçmiş. Zarif’ten telefon: “Nerelerdesiniz Sergülen yarın işe gidecek”, benden cevap: “Oh be Zarif keyfim yerinde, gençlerle Beyoğlu’nda turluyoruz, belkim bara filan gideriz. Filme bir bar çekimi de ekleriz.”

E tabii bir de bu okunmuş şişenin okunur hale gelme sahnesi var. Harika bir karakter Osman’ın hastası… Teyzenin bizim gibi ilk deneyimi. Çok da şeker… Ama rolü her seferinde kendine göre yaratıcı bir şekilde değiştiriyor. Hadi o neyse. Tam güzel bitti diyoruz en sonunda kameraya bakıp “Tamam oldu mu? Bitti mi?” diye bir kapanış cümlesi ile taçlandırıyor. Bu sahneyi rekor bir sayı ile sanırım 27 kerede çektik. Benim o sahnede bayılmış ve üzgün, süzgün durumum tamamen bu sebeptendir. Kimse iyi rol kestiğimi sanmasın. Yani yine mi, yeter modudur suratımdaki. Bu arada salonun bir köşesinde de adamlar sessiz bir şekilde Galatasaray maçı izlemektedir. Bu yanda şişeler okunup üflenip cinler çıkartılırken… O denli ironiktir yani durum.

Ve Deniz son ana kadar çekim yapıyor. Uçağa binerken bile çekmiş olabilir. Ama denize atılan şişenin sudaki halini sanırım Boston’da çekti. E Boston’a kalan sadece bu olmadı tabii. Bir akşam evde oturuyoruz, Deniz Amerika’dan aradı… Evde de dünürler var bizim misafir… Deniz bir ses kaydı yapacağız dedi. Telesekretere mesaj bırakır gibi filmdeki kocama sesleniyorum: “Levent ilacını içtin mi? Unutma bak doktorun aradı”. Ama bizim titiz Deniz tabii kolay beğenir mi? Ben 10 kere bu cümleyi söyleyince, Murat’ın kafasından geçen cümle “Kim o ya hangi gerizekâlı? Bir türlü anlamıyor, kaç kere söyledin adama, abin Levent mi o?” Ben tabii yerlerde… Bu da hayatımda böyle bir macera işte.

Zayiat, 2013, yönetmen Deniz Tortum (Filme ve ilgili detaylara ulaşmak için; IMDb, Vimeo, Facebook)

 

Myofibroblast şiiriniz nasıl ortaya çıktı, neden myofibroblast?

 

Ege Patoloji Derneği’nin düzenlediği aylık bilimsel toplantılardan birinde yıllar önce myofibroblastik tümörler konuşmamı hazırlarken çıktı bu şiir. Myofibroblast çok heyecanlı ve kafası karışık bir hücre ve bence oluşturduğu tuzaklarla patologların korkulu rüyası. Bir şiiri hak ediyor diye düşündüm. Sonuçta, iyi kötü kişilikli bir hücre. Ona hem ihtiyacımız var, onsuz yapamıyoruz,  hem de tümöre dönüştüğünde aramız bozuluyor. Hem rutindeki mikroskop başı terlemelerim, hem konuşmayı hazırlarken gördüğüm derya deniz myofibroblastik üreyişler yelpazesi bir akrostiş olan bu şiirin ortaya çıkmasına yol açtı. 

 

Madem bu kadar devinimli idin

Yerinde bekleseydin ya…

Olmayı, olgunlaşmayı…

Fark etmeyen gözlerimiz olurdu

İllaki mikroskoplarımızla barışık

Bilmeye çalışırdık neden kafan karışık

Rayına oturmayan detaylarda

O saat terk ederdik ortamı

Beklerdik, üstüne uyurduk

Lazımdı sabahlar bize

Aslolan doğruları yakalamaktı çünkü

Sabırla aşılan güçlüklerde

Tanısak da seni tanımasak da…

 

(Kemik ve Eklem Patolojisi kitabı önsözünden)

 

Bir müzik, bir müzisyen, bir şehir.

 

Deli Kızım Uyan, Şebnem Ferah, İstanbul diyeceğim.

Bana göre Şebnem Ferah iyi bir besteci ve yorumcu olmaktan öte bir ozan. Şarkıları ve sözleri kendine özgü ve devinimi ruha, yüreğe dokunan tarzda. Kendi yaşanmışlıklarından yola çıkarak ürettiği eserler beni çok etkiliyor. “Deli Kızım Uyan” adlı şarkısını ablası komadayken yazmış. Diğer tüm şarkılarının bir hikâyesi vardır. Şebnem’in hikayeleri, ürünleri ve deli ruhu, bence yaşamak için benim değişken karakterimle de çok uyumlu olan İstanbul ile çok örtüşüyor. Şebnem Ferah’ın hiçbir şarkısından da İstanbul’dan da vaz geçemiyorum. Hepsi ayrı ayrı özgünlük, sürpriz ve yaşanmışlık kokuyor.

 

“Sizi bilmem ama ben karar verdim su gibi duru olup hep akmaya

Başka sular tanıyıp çoğalmaya dalgalanmaya taşmaya

Son günlerde çok düşünür oldum

Zor zamanları çabuk atlatır oldum

Yalnız mıyım insanlar içinde arkadaşlarım aşklarım içinde

Yara aldım bundan iki yıl önce

Hiç susmadım şarkı söyledim günlerce

Artık kısa cümleler kuruyorum

Sevdiklerim sevmediklerim yanımda

Kabullendim her şeyi olduğu gibi yola çıktım yarınlara”

Dese de kısa cümleler kuramıyor. Şebnem’in ve İstanbul’un içi o kadar dolu ki. Bitmez öyle kolay kolay…

 

Aşağıdaki dekatlar sizin için ne ifade ediyor?

 

Mezuniyet, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, İlk on, 1981

 

80’ler: Evet seksenler hayatımda pek çok değişim ve devinimin olduğu yıllar. Ülkemizin dönüşümü le birlikte belirsizlikler zinciri. 80 darbesi akabinde mecburi hizmet çıkacak söylentileri arasında, 81 yılında mezuniyetim, yuva kurmam, evliliğimin dört yılını Amerika’da geçirmem, ilk annelik ve mesleğe ilk adım. İkinci annelik ve uzmanlığım da 90’lara cık kala. Seksenler benim açımdan çok şeyin yaşandığı bir değişim ve evrilme süreci. Bu kadar değişimle rüzgâr gibi geçen bir zaman dilimi 80’ler. Öğrencilikten anneliğe, hekimliğe ve patologluğa…

 

Yıl 1982, Amerika New Jersey, mantı açarken (sol), yıl 1981, Amerika’da folklor (sağ)

 

90’lar: Doksanlar rüzgârların devam ettiği, ancak farklı yön ve şiddetlerde estiği bir dönem. Akademisyenliğin dikenli yollarında tökezlemeden ilerleme ve aşamaların gereklerini bir bir yerine getirme dönemi. Her tür büyüme. Çocukların büyümesini izleme. Ama yakından ama uzaktan. Doksanlar uzmanlıktan profesörlüğe, salt patoloji, ilim, bilim ve eğitimle geçen bir dönem.

 

Cerrahpaşa’ya dokunma!

2000’ler: İkibinler kazanımlarla kayıpların bir arada yaşandığı bir dönem hayatımda. Yeni koşullara adaptasyon süreci. Dönmemek üzere sonsuzluğa göçen canlarım ve yaşamlarını çok uzak ülkelerde kuran evlatlarımın bitmeyen özlemi ve önlenemeyen bir süreç. Beş yıl içinde beynimde gelgitlerle verdiğim emeklilik kararım ve yeni bir yuvaya uçuş. Eski yuvam ile dirsek temasını kaybetmeden. Geçen zamanla birlikte hem patoloji ailemin hem kendi çekirdek ailemin büyümesi. Annelikten duble babaanneliğe terfi ediş. 1998’den sonra hızlanan hobilerime dönüş süreci ile paralel bir yaşanmışlık.

 

Günümüz: Günümüz, mesleğimde ve hayatımda oturmuşluk, dinginlik. Ne istediğimi daha iyi bilmek.  Mesleğimde öğretme, paylaşma ve gençlere omuz verme keyfinin derin hazzı. Hobilerime daha rahat ve vicdan azabı duymadan zaman ayrımam.

 

Medipol, Patoloji

 

Prof. Dervişoğlu eşi Murat Dervişoğlu ile sergi hazırlığında (sol), 61. yaş günü partisinden (sağ)

 

Neden tıp? Tıbbı seçmeseydiniz meslek seçiminiz ne olurdu?

 

Fen Lisesi’ni bitirince aslında sanatsal bir branşa yönelmek isteyen ben (ressam olamasam da en azından mimar olurum diyordum), babamın, resim senin içinde o her zaman çıkar, o kadar Fen Lisesi’nde okudun, o emeğe değer bir mesleğin olsun demesiyle biyolojiyi sevdiğim için hekimliğe yöneldim. Ailede tek hekimim. Öyle aileden görme filan değil. Sonradan görme diyebiliriz. Tek nedeni biyoloji ve insanı sevmem. Bizim yıllarda zaten ya doktor, ya mühendis olurdu çalışkan çocuklar. Matematik ve sayılar o kadar ilgimi çekmedi demek.

Meslek seçiminde ailemin ve aldığım eğitimin rolü büyük. Aslında küçüklüğünden beri doktor olmayı hayal eden çocuklardan değildim. Ben daha önce de belirttiğim gibi sanatla uğraşmak istedim. Sanatçı bir aileden geliyorum çünkü… Ama çalışkan bir öğrenci olmanın verdiği klasik beklenti vardı tabii, öğretmenlerimce de üstüme yüklenen.  Ayrıca eğitimci çocuğu olmak iki kez sorumluluk yükler insana… Her daim ister istemez, yanında gözlemcilerle bir arada olmayı gerektiren ve doğru adımları atmak adına beklenti katsayısının kendiliğinden yükseldiği bir ortamdır bu… Bu ortamda da benden beklenen, eğitimci ailenin çalışkan çocuğu olarak sorumluluk sahibi bir meslek edinmem idi.  Ben Ankara Fen Lisesi (o dönemde Türkiye’de tek olduğu için Fen Lisesi idi adı) mezunuyum. Fen ve araştırma ağırlıklı, iki sınavla girilen bir okulda yatılı olarak üç yıl geçirmem ister istemez suların sanattan, pozitif bilimlere kaymasına yol açtı. Gerçi ben hala sanatla uğraşmak istiyordum. Ancak babam, sen Fen Lisesi’nde çok emek harcadın, donanımın o yönde oldu. Şimdi bu yeteneğini kullanıp üniversite seçimini ona göre yap, senin içinde sanat hep var, nasılsa bir gün ortaya çıkacak diyerek beni yönlendirmiş oldu. Ben biraz nazlanınca da sen hekim olup resim yapabilirsin, ama ressam olursan hekimlik yapamazsın cümlesi ile beni kandırdı. Bu ortamda ister istemez eğitimimi de sanat yönünde yapmak isterken, babam “İçindeki sanat aşkı ve duygusu önlenemez insanın, hangi mesleği seçersen seç nasılsa o seninle iç içedir, bir gün gelir çıkar ortaya”  deyip beni Tıp Fakültesi’ne yönlendirmiştir. Ve böylece, Tıp Fakültesi’nden her şey, arada bir de doktor çıkar deyişi kendiliğinden yinelenmiştir…

Gerçi hekimlik mesleğinin eğitim yılları boyunca doçent olana kadar 14 yıl elime fırça alamayınca, babama hep sitemli serzenişlerde bulunmuşumdur. Ben Fen Lisesi’ndeki eğitimim ile mühendislik ya da tıp seçecektim, insanı sevdiğim için tıbbı, resmi sevdiğim ve görsel hafızam iyi olduğu için renk ve şekil dünyası patolojiyi, öğretmenliği sevdiğim için ise öğretim üyeliğini seçtim. Fen lisesinde verilen araştırmacı ruh ile de akademik kariyerimi sürdürdüm. 

 

Cerrahpaşa öğrenci pratiği, yeni yıl partisi

 

Neden patoloji? Asistanlık yıllarınızı nasıl hatırlıyorsunuz?

 

Patolog olmak benim için iyi bir sentez oldu. Çünkü görsel hafızam, mikroskopik görüntüyü tanısal amaçlı kullanabilmemi sağladı. Araştırmayı sevdiğim için ve bu bize lisede işlendiğinden bu branş çok uygun düştü. Fen liseli patolog var bayağı bu arada.  Bir de renkli bir dünya var patolojide resimle de örtüştürdüğüm. Akademisyenlik hem araştırma, gelişme hem de öğretmenlik keyfini de kapsıyor. Görgüm o, çocukken de yastıkları karşıma dizip ders anlatırdım. Bir de hastayla indirekt ilişkisi olan bir branş ve sanatçı duygusal tarafımı zorlamıyor. Lisede iken yaptığım biyoloji projesinde civcivlerim gece kafesin ışığını yakmadığım için soğuktan ölünce ağlayan beni, biyoloji hocamız Çiğdem Kalaycıoğlu kendime getirmişti bir lafı ile “Sen doktor olacaksın ve elinde hastalar ölecek alışman gerek”. Yani elimde hastalar ölmesin diye ben patolojiyi seçtim biraz da galiba… Bir de anılarımda Ankara Tıp Fakültesi’nde okurken cerrahi stajı sırasında klinikopatolojik konseylerde Prof. Dr. Özden Tolunay hocamın hasta ile ilgili son sözü söylemesi ve o sıradaki “cool” tavrı çok etkilemişti beni. Son sözü söylemeyi de seviyorum galiba…

Öğrenci pratiği için cor bovinum piyesi

Asistanlık 1985 yılında başladı. Amerika’da eş durumu nedeni ile geçirdiğim dört yıllık ev hanımlığı ve annelik sonrasında çok hevesle çalışmaya başladım. İki yaşındaki oğlumu evde bırakmak zor gelse de çalışmayı çok özlemiştim. Beş asistandık. Rutin şimdi kadar yoğun değildi. Seksiyonlaşma yoktu. Her hafta değişen dönüşümlü parça alımı ve değişik hocalarımızla karşılıklı biyopsi bakma günlerimiz vardı. Özellikli vakaları başka hocalarımıza konsülte ederdik. Frozenlar bölüme gelir, bizim frozen nöbetimiz bölümde olurdu. 1989 sonrası uzmanlıkla eş zamanlı monoblok ameliyathane nöbetlerimiz başladı. Türkiye’nin en çok otopsi yapılan merkezlerinden birinde eğitim almak bir şanstı. Asistanlık süresince 25’i erişkin 100 otopsi yaptım. Ayrıca her hafta dönüşümlü olarak asistanlar, adli tıbba gidip stajyerler ile eğitim otopsisi yapardık . “ Double Barrel” dissekan aort anevrizması, cilde fistülize larinks karsinomu gibi ilginç erişkin otopsileri adli tıp sayesinde gördüm. Otopsi kontrollerimiz efsane idi. Hocalarımız da nöbetleşe değişir ama tüm doktorlar hocalarımızla vizit disiplininde otopsi kontrolü yapardık. Bu bize çok şey öğretti. Ayrıca bir şeyi en iyi öğrenmenin yolu birine öğretmektir bilgisinin örneği olarak, yine Cerrahpaşa patolojinin efsane öğrenci kurslarında da sorumlu asistan olmak, makroskopik piyeslerin öğrenilmesinde ve parça örneklerken piyesi tarifte çok katkı sağladı.

 

Asistanlık yıllarınızdan bu yana, ulusal ve uluslararası çerçevede patolojinin gelişimini nasıl yorumluyorsunuz? Sizce günümüze kadar gerçekleşen en önemli gelişme ya da gelişmeler nelerdir?

Avrupa Patoloji Kongresi, İstanbul, 2007

1985 yılı 15 Ekim asistanlığa başladığım tarih. Patolojinin çok hızlı bir devinimle ilerlediği döneme şahit olmak benim için bir şans. Histokimyasal boyalardan immunhistokimyaya, flow sitometriye, moleküler patolojiye geçiş. O kadar hızlı bir geçiş ki, bazılarını anlamaya yetişemedim bile. Gençler söylüyor ben dinliyorum. Benim asistanlığımda Ag-NOR çıkmıştı ve çok heyecanlanmıştık, gümüşle işaretli nükleoler organizayon bölgelerini sayarken. Rüyamda bile siyah noktalar görüyordum. O zamanlar Ki-67 yoktu tabii. Bizim asistanlığımızda ulusal kongreler bile böyle görkemli değildi. İlk kongrem Mayıs 1986’da İstanbul Tıp Fakültesi amfilerinde olmuştu. Poster sunumu filan tam bilinmiyordu. Sözel sunumlar yapmıştık. Oralardan 2007 yılında İstanbul’da ilk Avrupa Patoloji Kongresi’ni düzenlemeye ulaştık. Devamı da geldi. Uzmanlık sonrası Avrupa ve dünya patoloji kongrelerine, USCAP’a katılımlar arttı. Bilimsel gücümüzü de, kongre organizasyon gücümüzle birlikte değişik platformlara taşır hale geldik. Yine dergilerimiz çok gelişti. Bu sürece geçen 34 yıllık süreçte şahit olmak, geriye bakıp düşününce çok heyecan verici. En önemli gelişme moleküler patolojinin giderek daha geniş kullanım alanı bulması olsa gerek. Ayrıca ilk başlarda elde yapılan ve standardizasyonu sağlanamayan immunhistokimyanın otomatize olması ve yurdun en ücra köşelerinde bile çoğu merkezde uygulanabilirliği patolojik tanı ve gelişim açısından çok katkı getirici. Dijital sistemleri ve uzaktan patolojiyi de unutmamak gerek. Bu büyük bir kolaylık ve birebir hocalarla konsültasyonu, çoklu tartışmayı kolaylayan ve zamandan kazandıran bir şey.

 

Evde mikroskopi 🙂

 

Patolojinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

 

Patolojide altın standart morfolojik değerlendirme bana göre hiçbir zaman değerini yitirmeyecek. Ama pek çok yeni güncel teknikle zenginleşerek devam edecek. Dünyaya tekrar gelsem belki hekim olmazdım ama patolog olurdum diyorum. Patolojiyi o kadar çok seviyorum.  Patoloji klinik ve temel tıp branşları arasında gerçekten bir köprü disiplin. Sadece tanısal amaçlı, tedaviyi yönlendirici işlevi değil tıp fakültesi öğrencisine hastalık temelini öğretmek açısından da önemli. Fizyopatoloji dersinin de yerini almış durumda. Eskiden öğrenciliğimde patoloji ve fizyopatoloji iki ayrı dersti, artık ikisi birleşmiş durumda. 

 

Neden kemik ve yumuşak doku patolojisi ve pediatrik patoloji?

 

Bunlara ek olarak, 1990 yılından itibaren Cerrahpaşa’da başlayan ve klinikopatolojik toplantılarla güçlenen seksiyonlaşma nedeni ile hem kemik ve yumuşak doku patolojisi, hem pediatrik patolojiye yönlendirildim. Aslında özellikle planlamadım. Pediatrik patoloji, pediatrik cerrahlarla haftalık toplantılar ile yönlenmiş oldu. Lokomotor sistem patolojisi de açıkta kalan seksiyondu o sırada. İkisi de benim kişiliğime uydu. Pediatrik patolojide her organdaki geniş spektrumda hastalık yelpazesini görmek benim değişken karakterime uydu. Kemik – yumuşak doku patolojisinde de analiz, sentez ve yorumun çeşitliliği ve bitmeyen heyecan bana çekici geldi. Bir de her ikisinde de ekip çalışmasının olması ve ekipleri sevmem bu görüşüme destek oldu.

 

Kemik kumpanyası, 28. Ulusal Patoloji Kongresi, Ankara, 2018

 

Kemik ve yumuşak doku ve pediatrik patoloji içindeki özel ilgi alanlarınız, favori tanılarınız?

 

Burada ilgi alanım genel olarak tüm tümörler galiba. Favori tanım kemikte osteojenik tümörler, yumuşak dokuda rabdomyosarkom ve psödosarkomatöz, bana şiir yazdıran myofibroblastik üreyişler. Pediatrik patolojide ise ilgi alanım çocukluk çağı solid tümörleri ve Hirschsprung hastalığı. Favori tanım nöroblastom. 

 

Bir makale:

 

Clinicians are from Mars and pathologists are from Venus.” Powsner SM, Costa J, Homer RJ. ArchPatholLabMed. 2000 Jul;124(7):1040-6.

Sevdiğim bir makale. Yeni değil belki ama patologların raporlarını patologlar için yazdığını vurgulayan ve kliniklerle aynı dilde buluşmamız gerektiğini sorgulayan bir yazı. Bir klinisyen bizim yazdığımızdan ne kadarını anlıyor bunu bilmemiz ve klinikopatolojik konseylerle hasta adına optimum faydayı sağlamamız gerek. Özellikle cerrahlar ve patologlar arasındaki ilişki açığı kapanarak rapordaki yanlış anlaşılmaları minimuma indirecek bir ortak dil oluşturulmalıdır.

 

Bir textbook:

 

Dorfman and Czerniak’s Bone Tumors, 2nd Edition”, By Bogdan Czerniak, MD, PhD

Kemik tümörleri patolojisi konusunda spesifik bir kitap ama çok sevdiğim bir kitap. Kolay anlaşılır, tüm detaylara güzel mikrofotolar ve kemik patolojisinin olmazsa olmazı radyolojik görüntülerle dokunan bir kitap.

 

Bir patolog:

 

O kadar çok ki feyz aldığım… Önce sevgili hocam Prof. Dr. Feriha Öz’ü saygıyla anacağım. Yetişmemde, örnek ve öncü olarak katkısı çok, patolojiyi deprem anında kocaman mikroskopunu kucaklayıp merdivenlere koşacak kadar yürekten seven örnek insan. Sadece hoca değil, anaç yapısı ile hepimizi kucaklayan, hala dokunmaya devam eden sevgili hocacım. Yabancılardan etkilendiğim Dr. Khrishnan Unni, Mayo Klinik’te yanında 2 ay çalışma fırsatı bulduğum duayen kemik patoloğu; titiz, detaycı, kemikle yatıp kemikle kalkan bir patolog, arşivine bakmak yeter. Bir de yumuşak doku tümörlerinin duayeni Fletcher, zekasına, hızına, düşünme silsilesine hayran olduğum patolog. Mayo Klinik’ten Dr. Andrew Folpe de yumuşak dokuda imdat dediğimde her an destek genç patolog dostum. Ayrıca Türk yemeklerine de meraklı. Sadece yemesi değil yapmasına. Benden direkt irmik helvası tarifi istemişti bir vaka konsültasyonunda. Onu da anmadan geçemedim. Ama dediğim gibi camiadaki her hocamdan, her meslektaşımdan çok şey öğrendim ve öğrenmeye devam ediyorum bu derya deniz okyanusta. İyi ki…

 

Çoğu patolog Türkçe kaynak kitaplara ihtiyaç duyuyor. Son dönemlerde, çeviriler yanı sıra kendi hocalarımızın derlediği, bilgi ve deneyimlerini aktardığı patoloji kitaplarının sayısında bir artış söz konusu ki bu bizler için çok kıymetli. Sizin de baş editörlüğünü yaptığınız, “Yumuşak Doku Tümörleri” ile “Kemik ve Eklem Patolojisi” kitapları sayesinde ulusal patoloji literatürümüz çok kapsamlı iki kaynak kazanmış oldu. Bu kitapların hazırlık süreci, öncesi ve sonrası için hissettikleriniz nelerdir?

 

“Yumuşak Doku Tümörleri” kitabı yazarları ile birlikte

Bu iki büyük kitabın editörlüğü öncesinde de, ilgi alanlarım içinde birkaç patolojik ya da klinik onkolojik kitapta geniş bölümler halinde katkım oldu. “Biopsy interpretation” serisinin yumuşak doku kitabının çeviri editörlüğü sonrası neden kendi olgularımızla bir kitap yazmıyoruz fikri aklıma gelmişti. Bu çeviri kitabın ilgi görmesi üzerine yayınevlerinden teklif geldi ve Kongre Kitabevi’nin girişimi ile önce 2017 yılında yumuşak doku tümörlerini çok yazarlı olarak toparladık. Ben biraz iş ve üretme odaklı olduğum için yazar arkadaşları düzenli sıkıştıran yapımla bir yıl dolmadan kitabı satışa çıkardık. 2018 yılında da aynı şekilde kemik ve eklem patolojisi üzerine odaklandık. Tüm ekip arkadaşlarım canla başla çalıştı. Birinci kitaptan edindiğim deneyimi ikinciye yansıtmanın pozitif getirisi oldu. Sürecin tabii ki yorucu yanları var. Yazarlar arası dil birliği, fotoğraf kalitesinin sağlanması, mizanpaj renk aşamasındaki deneyim azlığı gibi zorlukların yanı sıra en büyük zorluk bilimsel editörlüğe ek olarak teknik editörlüğün de tarafımdan yapılması oldu. Bu yolda çok şey öğrendim diyebilirim. Umarım genç meslektaşlarıma faydamız olmuştur.

 

Tatilde “Kemik ve Eklem Patolojisi” kitabını yazarken

 

Sosyal medya ve patoloji birlikteliği sizin için ne ifade ediyor? Sosyal medyada kemik ve yumuşak doku patolojisi eğitim grubu kurmayı düşünür müsünüz?

 

Sosyal medyayı yoğun ve aktif kullanıyorum. Paylaşmak, insanlarla iletişim beni besleyen şeyler. Ayrıca bildiklerimi de aktarmayı, deneyim paylaşmayı seviyorum. Bu konuda hiçbir zaman bu benimci olmadım. Twitter’da patolojik paylaşımları takip ediyorum. Pek çok otorün ilginç vakalarını izleyebiliyor, yorum yapabiliyoruz. Sharon Weiss yumuşak doku mikroskop başı interaktif eğitimini Facebook üzerinden canlı yaptığında çok keyifle izledim. Tam da kongrede benzer kursu yapacağım sıraydı ve benzer detaylara takıldığını görmek çok hoşuma gitti. Her zaman genç arkadaşlarım bana Whatsapp ya da mail yoluyla vaka danışıyor. Bir kere bir arkadaşımız Facebook sayfasından da danıştı ve birlikte çözdük. Lokomotor sistem çalışma grubumuzun da bir Whatsapp grubu var, dijital uzaktan patolojiyi çok efektif biçimde kullanıyoruz ve besleniyoruz her vaka ile. Sosyal medyada ilgi alanımda bir eğitim grubu kurmak iyi olabilir. Medipol patolojide mikroskoptan anlık video çeken bir sistem oluşturuldu, onunla bunu yapmayı planlıyorum. 

 

Son olarak, genç meslektaşlarınıza önerileriniz.

 

Meslektaşlarıma mesleklerinde ilerlerken yaşam zevklerinden, üretken açılımlardan vazgeçmemelerini önermek isterim. İstenirse her şeye vakit bulunur diye düşünüyorum. Ama amaçlanan tabii ki insanın kişilik yapısı ve doğasına aykırı olmamalı. Donanımlarımızı zenginleştirmek elimizde olsa da biz neysek oyuz.  Varmak istediğimiz noktayı iyi belirlemek gerek diye düşünüyorum. Benim için asıl olan mutluluk ve bunun için yapmam gerekenler çok da zor şeyler değil. Mutlu oldukça meslek başarısı, insan ilişkilerindeki güzellikler hepsi ardı sıra gelir diye inanıyorum. Sonuçta yaşam birbirimize iyi ya da kötü yansımalarımızdan ibaret. Bu yansımalar ne kadar yapıcı ise o kadar güzel zenginlikler çıkacaktır ortaya, bir süreliğine rol aldığımız bu yaşam sahnesinde. Mutsuz olduğumuz noktalarda davranış, düşünüş ve hareket biçimini değiştirirsek sonuç ta değişecektir. Biz değişirsek ancak netice de değişir. Değişimlere açık olamayan, değişimleri hep karşıdan bekleyen, kendi doğrularında ısrarcı olan biri yaşamla tango yapmamalıdır. Yalnız yapılan her dans olabilir ama etkinin tepkiyi doğurduğu yaşam sahnesinin bir aynası olan tango size göre olamaz.  Tango ve onun bir tür yansıması olan yaşamda başarılı olmanın tek şartı kendimizi yenilememiz, kendimize ve yaşama inanmamızdan geçer.  Bu yenilenme meslek dışı yan uğraşlarla daha da açılımlı olacak ve bütüne kattığı boyut yüksek devinimli olacaktır.

 

Hocam patolojiye kattığınız güzellikler ve bu çok keyifli söyleşi için teşekkür ederiz. Daha uzun yıllar, ülkemizde yetişen patologların, sizin özgün, üretken kişiliğinizden ve engin mesleki bilgi ve deneyiminizden faydalanmasını ve bu etkinin kuşaklar boyu taşınmasını temenni ediyoruz.

 

“ Müzikli bir akşamın nihayetinde yine yumuşak yumuşak tümörlerle baş başayım… Bu da benim hayatım işte… Arka planda YouTube linkinden konserimizi dinliyorum bir yandan… Gerçek, elle tutulur, üretken hayatımı seviyorum… İyi ki üretiyorum… İyi ki böyle yetiştirmiş ailem beni… İyi ki de hafif çatlak, uçuşkan bir yapım var çekirge gibi zıp zıp… Yoksa olmazdı bu kadar iş… Ben buyum… Böyle mutluyum… Rahmetli babacığım da benim gibiydi, vefatına kadar üretti… Çok yönlü pozitif ve enerjikti… Genlerimin önemli bir kısmı ondan galiba… Huzurla uyusun… Anacığımdan da disiplin, sorumluluk duygusu ve sabrı almışım bir de iflah olmaz detaycılığı… Neden niçinciliği… Ömrü uzun olsun onun da… Canlarım benim… ”

 

Prof. Dr. Sergülen Dervişoğlu’nun bir diğer röportajı için tıklayınız.

Söyleşi: Dr. Sergülen Dervişoğlu” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir